Abdolrezaei Olmasaydı Eksik Kalacaktık

Saeed Ahmadzadeh Ardabili


 

 

© Juan Manuel Castro Prieto

 

 

Ali Abdolrezaei nin şiirinde "ben" kelimesi dört başı mamur bir bireyi, tamamlanmış bir özneyi değil, nesnelerin dünyasında bir nesneyi ifade eder, materyaldir. Ancak bir "ben"in şiire girişiyle, şiire giren "yanlış bilgi"nin dozu hafifletilebilecektir. Büyük bir "gerçek" işçisidir Abdolrezaei, Van Gogh gibi, Sylvia Plath gibi. Şi¬irinde sahicilik duygusunu haz vermenin önüne koymuştur.
Nietzche'ye göre de gerçeği aramak ormanda ilaç olarak kullanılan bir otu aramaktan farklıdır; ilaç, arayanının kendisi için aranır, oysa gerçek kimsenin işine yarayacak bir şey, bir avuntu değildir. Gerçek her zaman yaşamda kalmayı desteklemez. Gerçeği, o büyük gerçeği aramak gündelik konfordan vazgeçmektir, ama belki sadece ve sade¬ce bu konforsuzlukta elde edilebilecek bir hazdan sözedilebilir Abdolrezaei için. Denebilir ki Ali Abdolrezaei olmasaydı Fars insanının dramı da hazzından eksik kalacaktı.
Abdolrezaei nin sözü her şeyden önce doğrudur. Şairin sözünün doğru olup olmadığında ki¬mi şairler bir türlü anlaşamamışlardır. "Şair sözü yalandır inanma" diye yazan bir şairdir. Şiir yazma işini bir "sahicilik kurma" olarak tanımlarsak anlaşmazlık belki biter: Kurmaca bir sahicilik!
Sahicilik, yani "sahte olmamak" şiirsel bir özellikse, bu, bütün şairler için çok gerekli¬dir. Denilebilir ki şiir yazmaz hayatla ça¬tışır, Ali Abdolrezaei'e göre şiir bir söyleyiş güzelliği değildir; tam tersine şiirin güzelliği, sahicilik arayışının bir fonksiyonudur.
Abdolrezaei nin şiirlerin okurken bir kurguyla karşı karşıya olduğumuzu, "sanatın da samimiyetsizlikten doğduğunu" unuturuz. Onun şiirinin bize bir vaadi vardır: Hayatın bur-numuzun dibine yerleştirilmek suretiyle bizden gizlenen büyük sırlarını fısıldayacak, büyük kesinlikleri ve görecelilikleri işaret edecek, yerleşik doğruları sarsacak, umut ya da umutsuzluk önerecektir. "Gerçek" ve "işaret" kelimeleri ne kadar yan yana getirile¬bilirse, o "gerçek bir işaret" peşindedir.
Ali Abdolrezaei, sıkça kullandığı bu işaret sözcüğünü dilbilimsel bir anlamda kullanmıyor. İşaret bir vektördür, gösteren parmaktır, temel mesele'lerin gösterilmesidir; çağrışım silsilesi olarak tamamen politiktir. Onun yazılarıyla şiirleri, sordukları sorularda kesişirler: insan bu saldırgan dünyaya karşı nasıl direnecektir? Zemini ne olacaktır? Şu veya bu politikanın verebildiği duruşların dışında, ve o politikanın kendisinin de içinde yer aldığı bir bütünlük olarak dünyaya karşı insan nedir? Ali Abdolrezaei sormaz kim olduğunu, bilir ve verdiği cevaba inanmaz. Abdolrezaei nin sonuçta kendine inanmayan bir tarafı vardır, dünyanın herhangi bir şey "yapılarak" daha iyi bir yer haline getirilebileceğine inanmaz: "insan kötüdür, şiir de bu çıkmazdan gelir". Ali Abdolrezaei sık sık kendinden şikâyet etse de, kendini insanı uyandırmaya vakfeder: "insan kötüdür, ama şiirin yapacağı bir şey mutlaka olmalı". Abdolrezaei "hayatta umudun olup olmadığı" sorusuna verilmiş taban tabana zıt cevaplar gibidir.
"Şiirleri Abdolrezaei nin sahicilik arayışıdır" dedim, ama bunun vurgusu tam olarak doğru değil, çünkü Abdolrezaei nin "sahicilik arayışında öncelikli olan "sahicilik" değil "arayıştır”. Arayış bir eksikliğe dayanır, arayan kimse tamamlanmamıştır, eksiktir, kastredir. Yu¬karıda değindiğim "işaret" kavramı, arayışın nesnesi ve arayış arasındaki kaygıların, korkunun, boşluğun, suçluluğun, üzerinde salınır.
Gerçekten parmağa bakmaya gerek yok mu? Parmağın "nasıl" gösterdiğinin bir anla¬mı olamaz mı? Göstermenin güzelliği mümkün değil mi? Mümkün, Ali Abdolrezaei po¬lemik yapıyor; onun şiiri tam da "gösteren parmakla" ilgilidir, insan arzusu, dile dö¬nüştüğü an, talebe indirgendiği için ve talebe indirgenemezliği açısından hiçbir zaman tatmin edilemez, hatta, denebilir ki ortada "ay" yok sadece "gösteren parmak" veya "işaret" vardır. Bunun için "sahicilik" sorusuna tek cevap vermesi beklenebilecek olan da bu yüklendiği imkansız görevi başaramayacak denli gevşek yapılı "dil"dir. Arzuyu içermesi beklenen, ama bunu hiçbir zaman karşılamayan dil, o zaman, sadece "dil" ancak ve ancak bahsettiği şeyden bahsetmiyormuş gibi yaparak, kendini örterek bu imkansız görevi küstürmeyecek, başarmaya yeltenecektir, Ali Abdolrezaei nin şiiri neye ilişkinse ondan uzak durur, nesnesini içermez, sadece eksikliğini vareder.
Aslında bir Ali Abdolrezaei şiiri yoktur, tamamlanmış bir şi¬iri yoktur ya da onun bütün şiirleri şiirin kendisini değil "şiirin ardını" kasteder, şairin kendisinin işaretleridir. Şiirin arkasında biri durmaktadır; gerektiğinde kendi mükem¬melliğini tamamlamak için şiirleri eksik bırakan biri: Şair. Bir şiir arzu duymaz, arzu¬yu şairler duyar ve bu ölçekte şiirlerin tamlığı şairlerin tamlığına feda edilir. Şairin sahiciliği şiirdeki sahicilik arayışının garantisi olur ve şiirlerin arasındaki boşluklar şairin kişiliğiyle, kendisiyle doldurulur: Sahiciliğin ölçüsü şairin kişiliğinin bütünlüğü, sahte¬likten arınmış olmasıdır, insanın doğumla başlayan parçalanması özneyi şaşmaz bir biçimde bütünlük arayışına mahkum eder. Elbette, bütünlüğü arayan özne kendisini aramaktadır.
Yokluğunu hissettiğimiz şey içimizde bulunması gereken "zımni" bütünlük, bütüne ait olma duygusudur. Şiir okumak isteriz, çünkü bütüne, bütünümüze, bütün içindeki yerimize varma zorunluğunu bu insani ve insan dışı aygıtla yenmek isteriz. İnsanın kendisinin de bir parçası olduğu bütünün açıklamasına değil, benimsenmesine giden yol üzerinde şiir vardır. Şiiri bir bütüne ait olduğumuz duygusundan kalkarak okuruz. Her şiir insanın bütüne olan hasretini kamçılar.
"Sahicilik arayışı, arzunun kendisinin aranışıdır ve buradan da bütünlük arayışı doğar" dedim. Devam etmeden önce Adorno'nun "Bütün, gerçek olmayandır" formülünü bu akıl yürütmeye uygularsak, sahici olanın arayışının sahici olmayanın aranmasıyla ay¬nı yere çıktığını buluruz, ki Ali Abdolrezaei için bu doğrudur. Lacan burada yardımcı olabilir: Dile sahip insanoğlu için Lacan'ın kullandığı anlamda büyük harfli Gerçek mümkün değildir. Dolayısıyla Ali Abdolrezaei nin şiir alanındaki çalışmalarını bir tür dili kullanarak dilin olmadığı yere varma çabası olarak tanımlayabilirim. Nesnellik diye bir şey varsa, bu insan yavrusunun mutlak bütünlüğü yaşadığı ilk altı ay sonrasında egosunu "keşfederek yitirdiği" bir zaman diliminde vardır Lacan'a göre; Kristeva bu dönemi chora olarak isimlendirir.
Anne bütün arzuların ilk ve nihai karşılığıdır ve yasaktır, insan yavrusu altıncı aydan sonra artık annenin parçası olmadığını anlar ve egosunu aynadaki imgesi olarak bedeninin dışında bulur. Kristeva'ya göre insan yavrusu egosunu ayırdettikten sonradır ki diğer nesneleri egonun üzerinden belirleyebilir. Özne, sırf özne haline geldiği için ve özne haline gelerek bütünlüğe geri dönüş şansını yitirir. Özne, böylece bütünlük ve parçalanma arasında, "ensest yasağının hadım ettiği arzu"yla "epileptik nöbet" arasında, parçalanmış bedenle yabancı imge arasında savrulup durur. "Sahicilik arayışı" aradığı şeyin kendisi olan özne için "yalnız ensest ilişkisinde yani anneyle olan ilişkide tam bir doyum olabilir." Ali Abdolrezaei kendi chora'sına ulaşmak için kendi duyguları ve dilbigisini umutsuzca kullanır.
İlksel parça¬lanmanın kaynağı annedir, sevgi nesnesi ve cinsel nesne olarak. Freud'a göre bir erkeğin anneyle veya kızkardeşle ensest fikrini kabul etmesi bir ilişkide makul ölçüde başarılı olabilmesi için zorunludur, yoksa aynı kişiyi hem sevip hem arzulamakta aciz kalır: Sevdiği kadınla cinsel-iktidarsız, cinsel ilgi duyduğu kadınla sevgisiz olur. Fars erkeği bu girdabın içine en genç yaşta düşer; kültürümüzde en "ağır" küfürler anaya gönderme yapar.
Ali Abdolrezaei nin belki en çok beğenilen ve içinde baba cesedinin oradan oraya savrulduğu "Terör" adlı şiiri bir babanın bastırılmasıyla başlar ve insan bedenine birçok gönderme yaparak ilerler: cesedi, yüzümüz, yüreğimden, ayak-larıma, kanımdaki, yüreğimin, beynimde, ellerimi, dudaklarımdan. Bu cesedin "isyan işaretleri" taşımaktadır ve "Teror" tekrar edilir.
Arzunun peşinde olmak, eksikliğin peşinde olmaktır; "babanın ceseti" her şeyden önce bütün değildir. Bütünleşme arzusunun kendisi ifade edilmez, belki sadece annenin korkutucu sözleriyle anıştırılır. Korkutucu bir anneyle bütünleşme mümkün değildir; acı doğrudan ifade edilmediği halde büyük bir kesinlikle ifade edilmiştir. Parçalanmanın iyice vurgulanması için son bir ayrıntı daha eklenecektir tabloya.
Şaire göre parçalanmamak tercih edilebilir bir seçenek değildir, Ali Abdolrezaei aynadaki görüntüsünü bir ressam gibi parça parça kurar ve sonuçta bir giysi gibi içine girer. Parçalanmış, bütün imge arasındaki boşluğun arasında rezonansa giren egonun tercihleri kontrolsüzlükle, yabancılık arasında sıkışmıştır.
Acı parçalanmadan gelir; fazla ileriye gitmeye gerek yok, her şeyden önce dilin işe karışmasıyla Gerçek'ten ayrılmıştır insan, istediğini bilmez bildiğini isteyemez, diliyle kendisini yaratmış ve yaratır yaratmaz içinde esir olmuştur; iletişim aracı olarak dil çeşitli söylevlere eklenmekten ibarettir; şiir, sadece şiir, insanın ilk dilini anıştırabilir. Ali Abdolrezaei insanın işte bu parçalanmış kendilik algısını yazar. Bu ancak şiddetle yazılabilir.
Ali Abdolrezaei parçalanmayı konuşturarak kendini yeni güne hazırlar, delirmeyi erteler. Şiir böyle bazen bir işe de yarar, ama bu arada içinde daha önce ifade edilmeyen şeylerin ifade edilebildiği yeni bir dil yaratmak zorunda, kendini tehdit eden şeyleri hepimiz tarafından ifade edilebilir kılmak zorunda kalır. Hepimizi besleyen bir yan etki.
Neden birçok Farsça şiire "anne" gözyaşlarıyla beraber girer? Neden oğullar anneye sadece "acı" üzerinden yaklaşır? Bilmiyorum. Bildiğim, ama annede eksik olan şey oğulda da eksik olduğu: Phallus. Ensest bütün yasaklanmış arzuları ve büyük eksikliği resmeder, baba parçalanmanın mutlak kural koyucusu olarak görevini yerine getirir. Anne ağlamaz, neticede ağlayan oğuldur ve eksiklik anneyle paylaşılmaktadır. Dolayısıyla anne arzunun tatmin edilmesinin imkansızlığını temsil eder, ve bunun sonucu olan bir hüznü.
Bizi şu ana ve buraya çakabilecek tek şey şiir olabilir, Ali Abdolrezaei nin gür sesinin çivileri buradan gelir: İnsanı bir zamana ve bir yurda bağlamak, yani akıl. Ali Abdolrezaei 'de "ses" şiirin sadece bir unsuru değildir, aklıdır, Ali Abdolrezaei bir yandan "alnında imparatorluklar" taşırken diğer yandan "bilgiç beynini kırıp teneşir tahtası olarak kullanabilir". Onun deliliği en akıllıdan daha akıllı olmak ihtiyacından türer. Akıl bir araçtır, aklı kullanarak aklın maddiliğinden kurtulunca "sahici olanı görebilecektir". Kavramların içeriğinin boşalmasına, anlamını yitirmesine, biçimselleşmesine, hayatın standartlaşmasına ettiği itirazda en öncelikli olarak üzerinde direttiği kavram "insan" kavramıdır. Şiirlerinde sınıflanmaya, etiketlenmeye karşı bir "insan" fikrinin peşindedir. Doğrular insana ait kılınmalıdır. "Bütün sevinç ve hazlar bir nihai doğruya duyulan inanca bağlı"dır. Nihai doğru hep şiirin dışında, ulaşılmaz, sadece sezdirilebilir olmalıdır; arzu böyle davranır. Bu, Ali Abdolrezaei nin gücüdür, Ali Abdolrezaei'den arzu duymayı, eksiklikler yaratmayı, boşluklar tasarlamayı öğrenebiliriz.
Bunların ifadesi çok güçlü, çok akıllı, çok haklı bir sesle , Ali Abdolrezaei nin belki de gerçekten parçalandığı noktayı işaretler. Şiiri, kendisinin de çeşitli yerlerde ifade ettiği gibi gerçekten bir dilsizliğin ifadesiyse, bu fazla güçlü bir ifadeyle seslendirilmekte değil midir? Ali Abdolrezaei nin şiirindeki "sahiciliklerle" bunları seslendiriş tarzı taban tabana zıt; şiirinin bildirisiyle (bu bildiri belirsiz olsa da) sesi arasında bir yarılmadan bile söz edilebilir. Gerçekten kekeme biri, yaşamayı bilmeyen, eve dönerken yolunu şa¬şıran biri konuşmaz onun şiirinde; tam tersine konuşan, gür sesli, cesur, öfkeli, bil¬ge, güçlü biridir.
Güçlü ve yaralı. Bu tanıma uyan bir grup insan, İran'da yaşanmış bir çağın insanı var: Ali Abdolrezaei en çok (sol ve sağ) politik bağlanmalara girmiş yani iç dünyasında bir bütünlüğü aramış, bulamamış; bulduğu sadece "dünya" olmuş, onu da beğenmemiş bir insanda tam karşılığını bulur; onların narsistik yaralarını "görür". Ancak (Gerçeği aramak ormanda ilaç olarak kullanılan bir otu aramaktan farklıdır.) Ali Abdolrezaei'den bunu öğrenmemeliyiz.
"Terör" şiiri son zamanlarda benimle beraber dolaşıyor, çok güzel, ama düşünmeden edemiyorum: bir itirafla sarılmış birinin ses tonu mu bu? Değil. Elbette sahiciliğin peşinde olmak sahici bir durum olmak zorunda değildir; Ali Abdolrezaei nin bağlanmakla ilgili sorunları olduğunu herkes biliyor, Ali Abdolrezaei sosyalist hareket içinde bulunmaktan vazgeçerken bunu sessiz sedasız gerçekleştirdi. Susuzluğunu İslamcılık da giderememiş görünüyor; ancak bu sefer hüzün verici bir gösteriş içinde davrandı.
Şimdi yaşlanmış bir acılaşan ses tonunu duyuyoruz. Farsça şiir yazanların (şiirleriyle) hesaplaşması gereken birinci Fars Şairidir Ali Abdolrezaei: O son 10 yıldır son 20 yılın en büyük Fars Şairindir! Onu tahtından benim kuşağımın indirmesi gerekirdi, yap(a)madık; bu yazıya gecikmiş bir vefa borcunun ödenmesi olarak bakılsın.
Burada, diğer yazılarımda olduğu gibi, psikolojinin bazı kavramlarıyla şiir arasına gevşek bağlar çekmeye çabaladım. Bu çaba o şiiri anlamlandırabilme yolunda yeni bir bakış sunabilirse yeterince başarılıdır. Büyük bir şiir ele geçmez, ve kendini ele geçirmeye yeltenen bilekleri büker.
Şiirde insani bir bütünlük aranmaya devam edilecekse, artık bu sadece parçalanmanın en uca götürülmesiyle elde edilecek bir bütünlük olabilir, Ali Abdolrezaei şiiri arzu¬nun dinamikleriyle ilgilenir, parçalanmanın eşiğine kadar gelir, burası ürktüğü yer¬dir. Şairler dünyasının kuralıdır: Duran şairaneleşir. Ali Abdolrezaei parçalanmayı dile ta¬şımamış, belki bu en derinlerdeki parçalanma işaretlerini bulup çıkarma işini ken¬dinden sonrakilere bırakmıştır. Fars Şiirinde Ali Abdolrezaei 'la başlayan bu çizginin son yıllarda çok geniş bir kabul gördüğünü, fazla kabul gördüğünü; kendinden son¬ra şiir yazılmasını zorlaştıran, narkotik bir etki yarattığına inanıyorum.
Ali Abdolrezaei nin sahicilik arayışının duraladığı an, şiirinin güçlü sesiyle belirsiz bildirisi¬nin birbirini ittiği andır. Her belirsiz bildirinin belirsiz bir dili vardır, sağlam ve şaira¬ne bir ses tonuyla her şeyi, özellikle de marazı bildirebileceğini düşünmek günümüz¬de bir vehim niteliği taşıyor. O, sağlamlığından feragat edememiş, şiirlerinde hemen anlama koşmuş, biçimsel denemelere girmek, risk almak konusunda atılgan davrana¬mamıştır, onun için de Ali Abdolrezaei olabilmiştir.
 

بازگشت